İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Ayet-i Kerimenin Gözüyle Irkçılık

Mekke’nin fethedildiği gün, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) emri üzerine Bilâl-i Habeşî Hazretleri Kabe’nin üzerine çıkarak Ezan-ı Muhammedi’yi okumuş ve bazı müşrikler: Muhammed şu kara kargadan başka birisini bulamadı mı?” diyerek Hz. Bilâl’i tahkir etmişlerdi. Bunun üzerine, şu âyet-i kerîme nazil oldu:

Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Hem de sizi şubeler ve kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız. Şüphesiz ki, Allah katında en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır“(Hucurât sûresi, 13) Bu âyet-i kerîmede Zât-ı Akdes, insanları kabile ve aşiretlere ayırdığının hikmet ve sırrını birbiriyle tanışmak ve yardımlaşmak hakikatına bina ediyor. Ve Allah katında makbûliyetin, Irk ve kabileye bağlılık ile değil, ancak, takva ile olduğunu beyan buyuruyor.

Âyet-i kerîmede belirtilen Şube ve kabilelere ayırma hakikati, bütün kâinatta hükmeden Müsbet/olumlu ihtilâf gerçeğinin bir yansımasıdır. Evet, âlemdeki bütün güzellikler, hep müsbet ihtilâfın meyvesidir.

Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, güneşi, dünyayı, ay’ı farklı Özelliklerde yaratmış, rahmet, inayet ve lütfunu bu ihtilâf ile tecelli ettirmiştir. Hem bitki ve hayvanları ayrı ayrı özellikte yaratmakla, bizlere çeşit çeşit lütuflarda bulunmuştur. Hem insandaki organları farklı yaratmakla, insan vücudunda yardımlaşmayı, birliği, düzeni sağlamıştır. İşte mü’minlerin Irk ve şubelere ayrılmaları da böyledir. Cenâb-ı Hak insanları farklı Irk ve şubelere, aşiretlere ayırmakla, toplum hayatının ahenk ve düzenini sağlamıştır. Böylece kabileler birbirlerini tanıyacaklar, birbirlerine yardım edecekler ve birbirlerinin eksikliklerini tamamlayacaklardır. Evet, toplum hayatındaki işbölümü ve ihtisaslaşmak hayatın kemâline yardım ettiği gibi; farklı ırk ve kabiliyette yaratılmaları da, tanışmalarına, yardımlaşmalarına, gelişmelerine
sebebtir.

“Miliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân’dır” hakikatınca, bütün mü’minler bir vücudun azaları gibidir. Biri gözü ise, diğeri eli, biri aklı ise diğeri kuvveti hükmündedir. Nasıl ki, insan yürümek için ayağa, tutmak için ele, bakmak için göze muhtaçtır. Bu azalar bir ruhun emrine itaat ederek birleşirse, her bir aza, o ruhun kemâline hizmet etmiş olur. O zaman her bir âza, diğer azaların istidat ve kabiliyetlerinden hisse alır. Birbirlerinin meziyetleri ile şereflenirler. Meselâ akıl, ilim ve marifetini göstermek için ele muhtaçtır. Bu akıl el işbirliği sonunda, farklı ilmî ve fennî eserler ortaya çıkar. Eserlerdeki kemâlât ve şereften, her ikisi de hissedar olurlar. İnsandaki azalar, hizmetinde bulundukları ruhu unutup, benlik ve gurur dâvasına kalkışır ve birbirlerinin ayıplarını görüp, ayrılığa düşerlerse, o zaman vücuttaki birlik ve beraberlik bozulur. Neticede hem vücut ve hem de her bir âza, hayat ile kavuştukları şereften mahrum kalır, perişan ve zelîl olurlar.

Âyet-i kerîmenin sonunda Allah şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki, Allah katında indinde en şerefliniz, takva cihetinde en ileri olanınızdır”( Hucurât sûresi, 13) Bu ferman-ı ilâhîden anlaşılan hakikat şu ki, insanların birbirlerine karşı üstünlükleri, soy ve sop ile, yahut kuru bir iddia ile değil ancak takva iledir. İnsanların en şereflileri de, Alahü Azîmüşşân’ın bütün yasaklarından şiddetle kaçınan müttakîler, yani takva sahipleridir.

Takva, Cenâb-ı Hakkın emirlerine uymak, razı olmadığı her türlü düşünce, fiil, hareketten, kötü ahlâktan sakınmak, uzak durmaktır. Müttakîler, yani takva sahipleri âhiretlerine zarar verebilecek her türlü kötülükten, günâhlardan kendilerini muhafaza eden, kalblerini yalnız Allah’a bağlayan, yalnız O’nu seven ve en büyük maksadı O’nun rızasına kavuşmak olan mü’minlerdir.

Evet, Allah indinde makbul olmanın, takvadan başka ölçüsü olamaz. Akıl ve hikmet de, bu gerçeği kabul eder. İnsanların birbirlerine üstünlüğü ırk ile olmadığı gibi, ilimle, san’atla, servetle, maddî tekâmülle de olamaz. Zira bu sıfatlar, kâfir – mü’min, fâsık – sâlih, âsi – mûtî bütün insanlık için geçerlidir. Yani, bu sıfatlardan herhangi birisi bir kâfirde yahut fâsıkta da fazlasıyla bulunabilir. Eğer ölçü bu sıfatlar olsa, o takdirde kâfirin mü’minden ve fâsıkın sâlihten daha üstün olması gerekir.

Demek ki, Cenâb-ı Allah, şu ırka veya soy-sopa değil müttakîlere itibar ediyor. Onları yaratılanlar içerisinde üstün olarak bildiriyor, tanıtıyor.
Peygamber (S.A.V.) efendimiz de bu âyet-i kerîmeyi te’yiden şöyle buyurmaktadır:

Allah Resûlü (asm) Vedâ Hutbesinde: “Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır. Arabın Arap olmayana takvâdan başka üstünlüğü yoktur”

Allahü Azîmüşşân’ın ırka, soy ve sopa değer vermediğine en güzel bir misâl, Hz. Nuh (A.S.) ile oğlunun kıssasıdır.

Tufan hâdisesinde Hz. Nuh (A.S.) oğluna hitaben: “Ey oğlum, bizimle gemiye bin ve kâfirlerden olma!” diyerek onu gemiye davet ettiğinde, oğlu bu davete icabet etmedi.

Oğlunu bir dalganın kapıp götürmesi üzerine Nuh (A.S.), Allahü Teâlâ’ya şöyle münâcâtta bulundu: “Yâ Rabbi! Elbette oğlum benim ailemdendir, Senin vadin haktır. Onu yerine getirirsin. (Tufandan önce Cenâb-ı Hak, Hz. Nuh’un (A.S.) ailesini kurtaracağını vaad etmişti.) Sen Hâkimlerin Hâkimisin”. Bunun üzerine Allahü Teâlâ Hazretleri şöyle buyurdu: “Ey Nuh, o senin ehlinden değildir. Çünkü o sâlih olmayan bir amel sahibidir”( Hûd sûresi, 46)

Görülüyor ki Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede ancak mü’min olan bir evlâdı babasının ehlinden yani aile fertlerinden saymaktadır. “Ancak mü’minler birbirinin kardeşidir” (Hucurat Suresi 10) âyet-i kerimesinde ise, bütün mü’minlerin kardeş olduklarını beyan buyurmaktadır. Bu iki âyet birlikte dikkate alındığında, şu hakikat ortaya çıkmaktadır:

Cenâb-ı Allah, inanmayan bir oğlu babasına evlât ve ehil saymazken, hangi kavimden olursa olsun bütün mü’minleri birbirlerine kardeş etmektedir.
İslâm hukukundaki şu hüküm de aynı hakikate kuvvet vermektedir: “Kâfir evlât, Müslüman babanın malına vâris olamaz.”

Soy-soplarıyla öğünmekten hızını alamayıp, kabristandaki ölüp gitmiş ecdadını sayarak, gâvur babaları ve kâfir dedeleriyle gururlanmaya kalkışanları Tekâsür süresinde, Cenâb-ı Allah şiddetle tehdit etmekte ve âhirette karşılaşacakları çetin azabı şu âyetlerle haber vermektedir:

“Çoğunluk olmak iddianız sizi o kadar meşgul etti ki, mezarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz. Hayır; öyle olmayın, yakında bileceksiniz. Hayır; gözünüzü açın, yakında bileceksiniz. Dikkat edin, şayet yaptığınızın sonucunu kesin olarak bir bilseniz! And olsun ki, Cehennem’i göreceksiniz, sonra, o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür Suresi)

Bu ayetlerden ve Hadislerden çıkan hakikat, Cenâb-ı Hakk’ın kavim ve kabileye, soy ve sopa değil, iman, takva ve amel-i sâlihe itibar ettiğidir.

 

Alıntıdır..

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir