İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İnsan’ın Kıymeti Ölünce Anlaşılır

Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine, şahadet eden ebedî bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler:

“Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!”

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, insani günahlardan beraatını isteyen ezelî ve sonsuz bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısının, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, vekâletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, silahını en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile iyi niyetli şahitlik eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile boyun eğmek istemez: ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün bir diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan tek insandır.

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, bütün iddialarından, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın bile ölüsüne yanışımız bundadır.

Bu hakikati düşününce, körün, öldükten sonra niçin “badem gözlü” olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölüşlerinden sonra bilinmesinin sırını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Şekspir’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır, Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakta çok masum bir gaflet göstermiştir?

Hayır… Kurnaz insan zekâsı bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanıyışları ise, “ölüleri kıskanmayışlarındandır.”

Bu hasetten doğan inkârın örneklerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz:

Hayatlarındayken gördükleri genel kayıtsızlığın, umumi alakasızlığın, nankörlüğün ve inkârın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak anma törenleri yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice kıymetler var ki yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer “kıymet” olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz: çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.

Görülüyor ki, insanları haklarına kavuşturan en adil hâkim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır:
“Ölmek!”

Latife Hanım ne de güzel yazmış. Evet gerçekten her yıl geçtikçe insanlarımız biraz daha duygusuz ve zalim oluyorlar. Gittikçe kalabalıklarda biraz daha yalnızlaşıyoruz.

(Alıntıdır)

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mission News Theme Compete Themes tarafından yapılmıştır.